Designed By ta(SH)tan
Tenvir Neşriyat, Risale-i Nurlarla, Ehl-i İmana ve İslam Alemine , Bu Vesile ile Kur’an’a Hizmet Etmeyi Gaye Edinmiştir. Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin (R.A.), Paha Biçilmez Değerdeki Cihanşümûl Eseri Olan “Risale-i Nur Külliyatı"nı, Varislerden Olan, Rahmetli Mustafa Acet Ağabey’den Aldığı Muvafakatname” ile Orjinal Olarak Neşretmeye Muvaffak olmuştur. Şimdilerde İse, Gelişen Teknolojiyide Kullanarak, Nur Külliyatını, "Asli Çizgisinden" İnhiraf Ettirmeden, Matbuat Lisanıyla, Neşriyat Vazifesine Devam etmektedir. Bundan Sonra da, Daha Geniş Dairede, “Mehdiyet Ekolünün Gerçek Çizgisinde" Vazife-i Tenviriyesine Devam Edecektir İnşaallah.”
Amaç: “Rıza-yı İlahi”, Hedef: “İ’lay-ı Kelimetullah’tır…
Tenvir Neşriyat
Elde Kur'an gibi bir mucize-i baki varken, başka bürhan aramak aklıma zaid görünür. Elde Kur'an gibi bir bürhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir? Lisanın Kur'an'ın ayetlerini aleme duyururken, hal, etvar ve ahlakında onların manasını neşretsin. Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşaftır. Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekandır, bir tahvil-i vücuttur hayat-ı bakiyeye bir davettir, bir mebdedir, bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesidir. Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır. Dünya bir misafirhanedir, insan ise onda az duracaktır. Ve vazifesi çok bir misafirdir. Kainatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır, namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur. Bir şeyde zahmet, meşakkat, alamet-i makbuliyettir. Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba-i Kur'andır. Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanli tali'siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır. Bu kainattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemadiyen değişen ve tazelenen kainat, bütün mevcudatıyla ayinedarlık dilleri ile, o güzelin cemalini tavsif ve tarif eder. Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir. Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sende benim emrime musahhar olsan, çok mevcudat, hatta cin ve şeytan dahi, sana musahhar olabilirler. Mahall-i taalluk-u kudret olan her şeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir. Âlem-i şehadet, avalimü'l guyub üstünde tenteneli bir perdedir. Bir noktayı, tam yerinde icad etmek için, bütün kâinati icad edecek bir kudret-i gayr-i mütenahî lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin, bahusus, zîhayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzir birer gözü vardır. Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek: "Hilâli gördüm!" dedi. Halbuki, gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva' nerede? Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira, her şey, her şeyle bağlıdır.