-Tarihçe-i Hayat :Bu kitap, Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin 1950'lerden sonra talebeleri tarafından kaleme alınmış biyografisidir. Üstadın çocukluk ve tahsil hayatı, ilim çevrelerindeki çalışmaları, mücadele ve mübaheseleri; Risale-i Nur'ların telifi, bu yıllardan sonraki sürgün hayatı; mahkemeler, hapisler, zindanlar ve zehirlenmelerle geçen uzun ve mücadele dolu hayatı, Risale-i Nur'lardan yapılan alıntılarla da desteklenerek yazılmıştır. 

 

- Sözler: Allah, kâinat ve insan münasebetlerinin, çağımız anlayışına hitap eden bir üslûpla ve Kur'ân'ın dürbünüyle anlatıldığı, "İnsan neden ibadete muhtaçtır; Kader nedir, insan kaderinin mahkûmu mudur; Kâinat niçin yaratıldı; Kur'ân neden mucizedir?" gibi bütün akılları hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin halledemediği suallerin cevabını ve insanın imansız yaşayamayacağı gerçeğini ortaya koyan bu eser, Risale-i Nur Külliyatı'nın en mühim eserlerindendir.

 - Şuâlar: Kâinattan yaratıcısını soran bir seyyahın gözlemleri, bütün varlıkların dilinden tevhid delilleri; insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; ahirzamanda gelecek olan Deccal ve Süfyan gibi müthiş şahsiyetlerin mahiyetlerinin izahı ve bu konuda Hadis-i Şeriflerin açıklaması gibi çeşitli konuların yer aldığı ve.Allah'ın varlığı, birliği konusunda benzeri bulunmayan konuların işlendiği, hususan günlük ibadetlerimizin şuuru noktasında faydalı bilgilerin bulunduğu bir eser.

 

-Lem’alar: Gençlere, öğrencilere, hasta ve yaşlılara, ilim adamlarına, hanımlara daha doğru bir deyişle hepimize gerekli olan hayat ve iman prensiplerinin yer aldığı bu eserde Allah'ın varlığının kat'i isbatı, Peygamberimizin (a.s.m.) bizzat yaşayarak gösterdiği saadet yolu, aile hayatının huzur prensipleri, iman kardeşliğini pekiştiren esaslar, günahın psikolojik tahlili ve günahtan kurtuluş yolları gibi konular ele alınmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

      2    3    4       6         

 

 

             © Copyright tenvir.com Ocak 2010, tüm hakları saklıdır.           

 Designed By ta(SH)tan

 
 

 

 

Ana Sayfa

 

Risale-i Nur

 

Kur'an-ı Kerim

 

Yayınlarımız

Hakkımızda

İletişim

 

         





Elde Kur'an gibi bir mucize-i baki varken, başka bürhan aramak aklıma zaid görünür. Elde Kur'an gibi bir bürhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?




Lisanın Kur'an'ın ayetlerini aleme duyururken, hal, etvar ve ahlakında onların manasını neşretsin.









Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşaftır.




Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekandır, bir tahvil-i vücuttur hayat-ı bakiyeye bir davettir, bir mebdedir, bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesidir.




Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır.




Dünya bir misafirhanedir, insan ise onda az duracaktır. Ve vazifesi çok bir misafirdir.




Kainatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır, namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.




Bir şeyde zahmet, meşakkat, alamet-i makbuliyettir.




Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba-i Kur'andır.




Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanli tali'siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.




Bu kainattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemadiyen değişen ve tazelenen kainat, bütün mevcudatıyla ayinedarlık dilleri ile, o güzelin cemalini tavsif ve tarif eder.




Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir.




Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.




Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sende benim emrime musahhar olsan, çok mevcudat, hatta cin ve şeytan dahi, sana musahhar olabilirler.




Mahall-i taalluk-u kudret olan her şeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir.




Âlem-i şehadet, avalimü'l guyub üstünde tenteneli bir perdedir.




Bir noktayı, tam yerinde icad etmek için, bütün kâinati icad edecek bir kudret-i gayr-i mütenahî lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin, bahusus, zîhayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzir birer gözü vardır.




Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek: "Hilâli gördüm!" dedi. Halbuki, gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva' nerede?




Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira, her şey, her şeyle bağlıdır.